Çanakkale Savaşı’nda Bir Çift Keskin Göz

Savaş ve kadın… Ayrı ayrı karşıladıkları anlam silsileleri ve çağrışımlarıyla birbirlerini şiddetle iteleyen iki kavram. Savaş; çirkin, kötü, kaba-saba, duyarsız, karmaşık, gürültülü, zalim! Kadın ise güzel, iyi, zarif, narin, kırılgan, incelikli, duyarlı, sakin, merhametli… “Yaşam” ise birbirine zıt pek çok kavram gibi onları da buluşturan rengârenk bir düzlem.

Kadın yaşamın en latif halini yansıtırken savaş da aksine en vahşi, en acımasız tarafını dayatıyor. Biri tüm yapıcılığı ve yaratıcılığıyla bedenlerimiz gibi kavramlarımızı da inşa ederken, diğeri akıl almaz yıkıcılığıyla anlam dünyamızı yerle bir ediyor.

“Savaş hiledir” diyor Hz.Muhammed. Yani yanılgıdır, geçicidir, aslolan değildir. Savaşın hile olması barış kapısının da bizatihi kendisidir. Ve bu hile oluş, onu hayatın kendisi sanıp aldanmayalım diye gözlerimizin önüne gerilmiş bir perdedir. Biz de bu perde sayesinde zihnimizde ve kalbimizde bir kapı açabiliriz. Her şeyin değişebileceğine olan inancımızla dualarımız bu kapıdan kendine yol bulup gideceği yere ulaşır.

Bu hile oluşu, savaşların en sıcak anlarında bile bütün diriliğiyle ikrar edecek en önemli mefhum; tam manasıyla kadına ve onun anneliğine içkin olarak aslında evrenin kalbine yerleştirilmiş olan merhamettir.

Kadınlar tarih boyunca, büyük kıyımlara sahne olan savaş meydanlarında bile kainatın rahmet kanadında durup, bir yaralıdan diğerine taşıdıkları ab-ı hayat testisiyle ölümü aralamışlardır.

Mevzilerden uzakta cephanelik hazırlayan, kağnısıyla mermi, erzak ya da ilaç taşıyan, çatışmanın biraz gerisinde yara sağaltan bu kadınlar, artık pencerelerinden seyrine durdukları mavi-yeşil bir manzara olmayan o arazilerde, evlerini, ailelerini korudular. Gri soğuk bir duvar kağıdı halini alan zamanın kanlı bir savaşa ayırdığı parçasını yarıp, içinden gerçek hayatı çıkarmak için umudun kendisi oldular.

Bir kadını, babadan kalmasını kuşanıp metruk evlerin bombalanmış duvarlarının ardına saklayan, onu evinin mürebbisi yapan dürtüden başkası değildi. O kadar doğal ve kadıncaydı. Çünkü vatanını rahminden düşürmüş, elleriyle büyütmüştü. Onu korumaya çalışmak o kadar doğal bir içgüdüydü ki su testisi, sargı bezi ya da tüfek, nihayetinde kanepede uyuya kalmış evladının üstüne merhametle örttüğü bir battaniyeydi.

Kadınları cephelerin ilerisine taşıyan, ellerine silahı, süngüyü yakıştıran da, aynı merhamet duygusunun bir olağanüstü hal dolayısıyla akışını hızlandırıp kalıbından sıyrılmasıydı. Çünkü kalp evinin duvarlarını ailesiyle ören kadın, burada çocuklarıyla birlikte merhametini de büyüttü. Kaybettikleriyle yıkılan bu evin duvarları, gün geldi, bir savaş çaresizliğinde düşmana kurşun atacağı mevzi, sığınacağı siper oldu.

İngiliz Asker Percy Brown’un günlüğünde bir keskin nişancı kız

Bu yüzden, 1915’te Çanakkale’de, İngiliz asker Percy Brown’un sararmış günlüğünün satırlarına gencecik bir kızın gölgesi düştü. Bu gölge, kurşun yağmuru altındaki evinde çarpışarak ölmeyi yeğlemiş tüm kahraman kadınların bir aksisedasıydı. Bu küçük kadın, daha 18’indeki zayıf bedenini, terk etmek zorunda kaldığı köyünün üzerinde uçuşan şarapnel ve mermilere siper etmişti.

Onu tarihin aynasına yansıtan Percy Brown, bir İngiliz düşman askeriydi. Günlüğüne yazdıkları ise, her gün onlarca insan öldürmek zorunda olan bir askerin soğukkanlılıkla aldığı savaş notlarından fazlası; dünyanın ilk topyekûn savaşına ortak tüm milletlerin kesişen tarihinin özetiydi.

Percy Brown ve arkadaşları, “Aragon’s” gemisiyle 25 Nisan 1915 günü Gelibolu’ya vardılar. II. Hants Alayındaki Binbaşı Leigh’in komutasında kumsala çıktılar. Onlar çıkartmayı gerçekleştirirken İngiliz, Fransız ve Rus savaş gemileri surlarımızı bombardımana devam ediyordu. Çıkartma ağır top ateşi altında yapıldı. Birliklerimiz öyle büyük bir güçle mukavemet ediyordu ki mevzilerimize ilerlemek için defalarca saldırıya geçtiler. Percy Brown’un da içinde bulunduğu İngiliz birlikleri çok sevdikleri bir albay da dahil pek çok kayıp verdikleri halde Osmanlı’nın askerlerini kumsaldan sürmüş içlere doğru iki tepe aşmışlardı.

Kendilerinden, kazanacaklarından emin bir şekilde ilerliyorlardı Çanakkale’de. Çarpışmalar göğüs göğse sürüyordu. Güçlüydüler, silahları üstündü. Ama Osmanlı vazgeçmiyordu. Askerlerimizin topla tüfekle sürdürdüğü mücadele bir yandan dualarla, diğer yandan keskin nişancılarla takviye ediliyor, korunuyordu.

Keskin nişancılar düşman için en büyük tehlikeydi. Yüzlerini ve tüfeklerini araziye uygun şekilde boyuyor, böylelikle tespit edilemeden gün boyu saklandıkları yerde kalabiliyorlardı.

Percy de bir nişancının keskin gözlerini taşıyordu omuzlarında. Ne yana dönse üzerindeydiler. Bu bir çift göz, gün ışığının ardına saklanmış, düşmanının ensesine binmişti. Çok iyi atışlar yapıyordu. İsabet ettirirse mutlaka haklıyor, ettiremediğini ise kapana kısılmış gibi çevreliyordu.

28 Nisan 1915’te, Kirte’de, İngiliz 29. Tümen Komutanı General Hunter Weston’un askerleri, Türk nişancılarından çoğunu yakalayıp öldürdü. Silahlarıyla onlara büyük kayıplar verdirmiş, neredeyse çarpışmaların kaderini tayin etmişlerdi. Ama sonunda etkisiz hale gelmişlerdi işte.

Cesetlerden biri, keskin gözlerini Percy’nin ensesine değil gözlerinin tam içine dikmiş bakıyordu. Üzerini örten savaşın soluk renklerinin altında ailesini ateş hattına göndereli beri sırtına yük olmuş zarif bir beden taşıyordu.

18 yaşlarında bir kızdı. Gözü kara bir keskin nişancı. Çok iyi atışlar yapmış, düşmanına korku salmıştı. 28 Nisan 1915’te Birinci Kirte Muharebesi’nin gerçekleştiği Seddülbahir Cephesi’nde şehit düştü. Öldüğünde üzerinden 30 askerin kimlik künyesi çıktı.

“Birçok keskin nisancıyı yakaladık birçoğunu da öldürdük. 18 yaşlarından bir kızı kesin nişancılık yaparken ele geçirdik. Çok iyi atışlar yapıyordu. Üstünde 30 kadar askerin kimlik künyesi çıktı. Keskin nişancılardan biri de bizim hatlarımızın gerisine sızıp, yaralılar kumsaldaki yerleşim yerlerine dönerken vuruyordu. Onu da yakaladık ve hakladık. O gece güneş batarken mevzilerimize sığındık. (28 Nisan 1915)” *

Ömrü, İngiliz asker Percy Brown’un günlüğündeki iki satırdan ibaret bu kadın eline silah alıp cepheye koşmuş diğer kadınlardan biriydi, istisna değildi.

Geniş bahçeleriyle kocaman bir ev olan vatanın ev sahibeleriydi onlar. Her bir asker bir kadının doğasına itina ile yerleştirilmiş anneliğin evladıydı. Kadınları savaş meydanlarından geri bırakmayan cesaret tam da bu kadın oluştan ileri geliyordu.

Çanakkale’nin nişancı kadınları, bir çift keskin gözdüler. Evinin, evlatlarının üzerine titreyen, onları kollamak için o kadar keskinleşip düşmanın omuzlarına oturan bir çift göz…

Sonuç niyetine, Percy Brown ve Türk keskin nişancılarının devam eden hikayesi:

“Pazar 2 Mayıs 1915: Bu sabah tekrar Krithia’ya saldırmaya başladık ancak ağır top ateşi altında çok kayıp vererek mevzilerimize geri çekilmek zorunda kaldık. Bugün yine mevziden dışarı çıkıp yaralıların toplanmasına yardım etmem gerekti. Dışarı çıkan bir düzine adamdık ve yanımızda sadece tüfeklerimiz ve 50 mermilik şeridimiz vardı. Yaklaşık 20-30 metre seyrek aralıkla dışarı çıktık. Ben sol taraftaydım, 200 metre gitmiştik ki solumda ileride bir adam gördüm. Yerde oturmuş ellerini sallayarak yardım istiyordu. Gruptan ayrılıp yanı başına gittim. Yürüyemiyordu ve yanı başında ölmek üzere olan bir adam daha vardı.

Üç gündür hiç yemek yememişti, fazla yaşamayacağını anladığımdan onu bırakıp ilk gördüğüm adamı yanımıza almaya çalıştım. Tam onu kaldırdığımda bir düzine kadar silah sesi geldi ve kurşunlar etrafımızdaki toprağı dövdü. Onun korunaklı bir yerde kalmasını sağlayıp, tek başıma taşıyamayacağımdan yardım çağırmaya gittim. Yolda Worcester alayından benim gibi yaralıları toplamaya çıkmış iki kişiyle karşılaştım ve onlardan yardım istedim. Benimle birlikte geldiler, ikimiz korunaklı bir yerde dururken birimiz yaralının yanına süründü. Birimizde dürbün vardı ve onunla keskin nişancıları ateş altına alarak onları tespit etmeye çalıştık. Keskin nişancıların çoğunun yerini tespit edince, üçüncü askere, yaralıyı kapıp biz onlara ateş ederken bir sonraki korunaklı noktaya koşmasını söyledik. Yıkılmış bir duvarın arkasına sığındık. O sırada dürbünle etrafı incelerken solumuza doğru 30-50 metre ileride bir Türk keskin nişancı fark ettim. Bir çalılığın arkasına sürünüp bize ateş etmeye hazırlanıyordu. Dürbünü elimden atıp tüfeğimi kaptım ve ilk atışta adamı hakladım. Sonunda yaralı adamı mevzilerimize taşıyabildik ama başkası için mevziden ayrılamadık çünkü Türkler yeniden taarruza başlamışlardı.

Pazartesi 3 Mayıs 1915: Şu ana kadar bizim alayın yarısı bile hayatta kalamadı. Çok ağır kayıplar verdik.

Salı 4 Mayıs 1915: Dün ateş hattından alındık ve yedek kuvvetlerin mevzilerine döndük. 10 gün boyunca ateş hattında kalmak, ilerlemek, siper kazmak, sürekli gece saldırılarına maruz kalmak insani bitap düşürüyordu.”


*İngiliz asker Percy Brown’un günlüğü ilk kez bu yazıyla günışığına çıkıyor. Dedesinin günlüğünü benimle paylaşan Collin Stevens ve tarafıma ulaşmasını sağlayan Ali Galip Yıldırım’a teşekkürlerimle...

**Bu yazı 2009 Mart ayında Moral Dünyası dergisinde yayınlanmıştır.

0 yorum:

Yorum Gönder